Nuran Oral: Parka ve Puşi!

Parka; çocuk olarak uyuduğumuz bir gecenin sabahına yaşlanmış olarak uyanmanın adıdır bir anlamda bazılarımız için. Bu ülkede bazı çocuklar için parka bir gecede asra damgasını vuracak kadar mezalim yaşamanın ve bir gecede saçlarına kırların düşmesinin simgesidir. Simgelerin anımsattığıdır bahse konu olan ne varsa. Çocuk kahkahalarına tıkayıp kulaklarını, onun yerine uzadıkça uzayan gecenin orta yerinde, bir ananın “oğlumu bu gece idama götürecekler” çığlıklarının dehşetiyle açmaktır gözlerini, kulaklarını, duygularını her bir şeyini en derin uykulardan. İdamlık abilerin, analarına analık edecek kadar büyümenin adıdır birdenbire onüç yaşında gelen darbeyle. Haki parkalara. bakmaktır artık, toplanıp götürülmüş abilerin yerine. Devrimle her eve gelecek olan televizyonun bir askeri darbeyle gelişinin adıdır parka. Evin en baş köşesine konulmuş olan bu kutudan çocuk ruhunun hayal ettiği çizgi filmlerin yerine idam davalarını kocaman açılmış gözlerle izlemek durumunda kalışın şaşkınlığıyla böyle böyle yaşlanırsın işte, yaşlanırsın da, artık sokağından parkalı abiler değil, silahlı adamlar geçer, evleri didik didik arayan. Kulaklarını açarsın sonra bir kez daha umutla belki dersin, belki bir gece öncesinin sabahından bir şeyler kalmıştır geriye diye, lakin sokağından “sabahın seherinde ötüyor kuşlar” türküsünü de alıp götürmüşlerdir karga tulumba da Şahlanmış bir Hasan Mutlucan bırakmışlardır pergelle çizdiğin, sokağındaki çemberlerin orta yerine. Kendi çizdiğin çemberin dışında öyle sap gibi durursun da, ne sokağını tanırsın ne de kendini, bütün o çocuk oyunlarını silip, geriye bırakılmış postal izlerine bakakalırsın. Öyle değişmiştir işte bir anda her şey. Sırtında parka gördükleri herkesi toplayıp götürmüşler, onlarla birlikte çocukluğunun devrim hayalleri de sökülüp atılmıştır, sokağındaki seksek taşlarıyla birlikte. Anaların gözlerindeki kaygıyı okuyarak büyürsün; onların oğullarına, kızlarına göz nuru el emeği ördükleri yün çoraplarıyla mahpus mahpus dolaşırken, korkuyla hıncın yerleştiği gözlerinden yüzlerinden, evlatlarını bulamayışlarını izlersin ve büyürsün bir çok yaş daha. Aylarca süren umutlu bir arayışın ardından, bir gün bir ananın “oğlum yaşıyormuş cezaevinde” seslenişine açarsın kulaklarını, abilerin, ablaların mahpusta oluşlarına üzülmek yerine, yaşayışlarına sevinirsin de, dersin ki içinden yaşatmak için yaşamak gerek ve bir çok yaş daha büyürsün böyle böyle. Velhasıl hergün büyürsün bir çok yaş birden, öfkenle ve inadınla. Çünkü çocuk olmak yasak, büyümek mecburidir darbelerde; görünmez bir parka giyip, abilerin yerini almak ta, bir o kadar kaçınılmazdır artık.


Nasıl ki bizlerin parkalı abilerin yerini almaları kaçınılmaz idiyse, iktidar sahiplerinin de, parkanın yerine puşiyi şüpheliler listesine koymaları bir o kadar elzemdi. Elzemdi zira; onlar hep bir suçlu, suç, ceza ve bunların yasasını çıkartarak yönetmek eğilimindedirler. Biz de biliyoruz ki, asıl ceza adına devlet denen bu düzeneğin kendisidir, bu düzeneğin tarumar edilerek temelinden sökülmesidir elzem olan. Onlar “Cihan” düşmanıdır ve puşi, Cihan’ın gülen yüzüdür, bu yüzü karartıp, asık yüzlü bir otoriteyle sindirilmelidir “Cihan” severler. Bazı köşe yazarlarının, verilen cezanın puşiye verilmiş gibi gösterilerek olayın çarpıtıldığından dem vurması da beyhudedir, biz biliyoruz o cezanın, puşi nezdinde fikirlere verildiğini, tıpkı parka çağında olduğu gibi. Parka çağında çocuktum, giymedim ama yaşattığı duyguyu az çok biliyorum. Puşiye gelince onu attım boynuma ve hissettiklerim anlattı ki bana, bu hislerden korkmaları doğaldır savaş naralarından nemalananların, puşi barışa giden bir yol olur belki telaşıyla. İlk kez Hatip Dicle eyleminde Bağladım puşiyi, eylemin gazlarla dağıtılmasından sonra puşimle yürüdüğüm sokaklarda sırtında boyacı sandığı olan, su satan Kürt çocukları gülümsüyorlardı bana ve soruyordu içlerinden biri, “abla eylemde olay çıktı mı?” gözlerinde bir tanıdıkla karşılaşmanın güzelliği ve eylemde olay çıkmış olma ihtimalinin kaygısı bir arada, ta gözlerimin içine bakıyorlardı. Sonra yine çocuklar soruyordu nereli olduğumu, Kürt ve doğulu olma olasılığı daha yüksek onlara göre; doğulu ve Kürt olmadığımı söylediğimde başka yıldızlı gözlerle çakışıyordu gözlerim sordukları sorunun mahçubiyetinin gölgesiyle dalgalanıyordu çocuk yüzleri “olsun be abla, sana daha çok yakışmış puşi” derken içimde dağlar harekete geçiyor ve onların her birine sarılasım geliyordu da “spas gelek” diyebiliyordum sadece çocukça bir sevinçle, çocuklar da daha bir yıldızlanmış gözlerle muzipçe gülümseyip Kürtçe bir şeyler dediğinde, bu lisanı gönüllü öğrenmeyişimden dolayı hayıflanıp küfrediyorum kendime, zorla öğretilmiş bir lisanı kullanmak zorunda olduğum için. İşte iktidarların korkusu bu kaynaşmayadır, bu kaynaşma onların sonudur, bu yüzdendir canavarlıkları, vampirlikleri… Bunun için bir araya gelir iktidarı, muhalefeti; bıraksalar, sussalar kardeş olacak bütün halklar, bundandır telaşları, göstermelik zirveler yapmaları, kameralara pozlar vermeleri, her şeyleri göstermeliktir. Falana göre “kürt sorunu” koyarlar adını, filana göre “terör sorunu” oysa sorun kendileridir, sorunla beslenmelerindendir dün parkaya, bugün puşiye savaş açmaları. Milliyetçi toplama aritmetikleri de akıllara zarar verecek düzeyde iktidarıyla, muhalefetiyle. Kimsenin kimliğine zerre itirazları yoktur amma ve lakin, beş Türk artı on Kürt artı Üç Ermeni eşittir onsekiz Türk ettiği sürece. Üniforma giymiş asker hesabını bile sollayıp, parmak ısırtacak hesap diye buna denir. Oradan içeri girilince, mantık dışarı kovalanır sözü boşa denmemiş ve bu sözleri boşa çıkartmama uğruna savaşlar icad etme gayretkeşliği takdire şayandır, kendilerine sivil diyenlerin.


Savaş asker işidir ve sadece asker elbisesi giymekle asker olunmuyor tabi, kafası asker olan bir iktidar da bu işi yapabilir pekala ki alasını yapıyor da. Şimdi şunu yaşıyoruz, sivil askerler, apoletli askerleri yargılamaya; sorunun adını değiştirip sorun çözmeye soyunmuşlar, gözlere perde çekip, başka perdeler kurmuşlar zirvelerde, iyi güzel hoş ta bu; Sultanahmet meydanında hırsızlıktan adam asarken, cepçinin işini rahat göreceği bir ortam yaratmasından daha tekelci bir zihniyet değilse nedir ki; cepçi de aynı kişi, asan da, üstelik asılan da hırsız değil… Bu süreç, on iki eylülden beterdir, o zamanlar insanlar hapishanelere doldurulurken, bugün bir taraftan hapishaneler, bir taraftan camiler, bir taraftan kışlalar doldurulmakta. Tüm halk bir şekilde kuşatılmakta, nefes alınmasına dahi izin verilmeyecek koşullar olgunlaştırılmakta. Öyle görünüyor ki, dümene geçmiş son sürat giden bir şoför var, ne ışıklar, ne de yayalar umurunda, “yola devam” diyor, başka da bir şey demiyor. Sürat hızlı yol aldırıyor gibi görünse de, yolun sonunu da hesaba katmak gerek…
 
Evet, parka da, puşi de simgedir inkar edilemez, ancak yönetenlerin kendi kafalarınca anlam biçtiği terörist değil, aksine insanları birbirine yakınlaştıran çok hoş bir simge. Her şeye düşmanca bir mana biçerek güzele dair ne varsa gedik açma çabası nafiledir.

Taş atıyor bu çocuklar, tecavüz edelim; terörist bölgeye girmişler bomba yağdıralım; bunda puşi var canına okuyalım; şunda sarı kırmızı yeşil yemeni var, haklayalım; hey öteki Kürtçe konuşursun ha, al sana tokat; pişşştt sen arkadaki, içki içersin öyle mi, şu uçan tekme gösterir sana dünyanın kaç bucak olduğunu; mini etek giymiş madem kız, elleyelim, mıncıklayalım; on üçüne gelmiş caizdir, doğurtalım; yok kaşının üstünde gözün var armudun sapı, üzümün çöpü gibi ipe sapa gelmez safsatalarla yapay cenk meydanları kurup, savaş naraları atmakla haklı olunmaz.

KızılYıldız.org
YAZIYI PAYLAŞ: Facebook Twitthis Furl

Facebook'tan Yorum Yap

.
2017 Kaynak Gosterilerek Her Yazi Istendigi Gibi Kullanilir. KIZILYILDIZ.org Devrimin KIZIL YILDIZI Dizayn: K.C.Y