Nuray Çevirmen: Kaçacak Bir Yer Yok (Can Çekişen Barış)

Kaçacak hiçbir her yer yok. Birbirine benzeyen plastik yaşamların tutsaklarına dönüştüğümüzden beridir ki ruhlarımız bilinmeyen bir yerine gittiler evrenin. Küresel bir fabrikanın ilkel dürtülerine sahip kopya ürününe dönüştü insanlar.

Dünyanın en acımasız hırsızları bellekleri çaldılar önce. Nereye ait olduğumuzu unuttuk. Atalarımız nasıldı, nasıl bir dil konuşuyorlardı, ölüm karşısındaki ağıtları, doğumdaki sevinç türküleri nasıldı bilmiyoruz çoğumuz. Kayıp bir türüz artık. Bu kadar benzeşmemize rağmen o kadar da uzağız. Sanal bir evrenin sanal nimetleri ile serseme dönüşmüş balıkları gibiyiz. Hep aynı akvaryum hep aynı küresel dar dünya.

Atanmış, maaşlı devlet tarihçilerin yazdığı kahramanlık hikayelerini gerçek zannettik yıllarca ve gelecek böyle şekillendi. Oysa gerçeğin başka acılardan meydana geldiğini sonradan öğrendik. Kahramanca düşmana karşı savaşlarımız masallarının muzafferlerinin değil de kurbanlardan arta kalanların yetim çocuklarıyız muhtemelen. Göç yollarında sağ kalanların çalınmış dünyalarının torunlarıyız kim bilir? Nasıl giyinirdi büyük büyükannelerimiz? Hangi mecburi savaşlara yollandı dedelerimiz ve birer birer toprağa düştüler. Ölenler öldü kalanlar kahraman mıydı o zamanlarda.

Dilimiz, kültürümüz, müziğimiz birbirinin aynısı oldu. Elektronik bir gürültü ile donanımlı salınıyoruz. Dünyanın en zengini ve en yoksulu arasındaki uçurumların çok bariz yaşandığı Brezilya, Hindistan ve buna benzer ülkelerin gittikçe daralan dünyası ile bizimkilerin bir farkı yok neredeyse. Çünkü açıla açıla aynı bataklığa kavuşan dereler gibi olduk. Otomobil uygarlığı, bilgisayar medeniyeti, moda cennetleri ile kutsanıyor ve tüm varlığımız bu varlıklara hediye ediliyor. Otomobil markaları kardeşliği, karındaşlıktan daha ileri halde bugün. Tuşların arkadaşlığı yumuşak bir dost omzundan daha değerli. Anne eliyle örülen kazakların yerini butiklerin lüks ürünleri aldı. Sevgi ve emeğin yerini ucuz kolların sömürülen emeği ile elde edilen hızlı tüketim malları aldı. Teknoloji görece yaşamı kolaylaştırırken yalnızlığı derinleştirdi. Yalnızlığı derinleşenlerin yanı sıra bu hoş yaşantıya ulaşamayan yoksulların umutsuzluk hastalıkları da ve cinnet vakaları da arttı.

Barış denilen kavram artık gittikçe uzaklaşıyor, bir ütopyaya dönüşüyor. Toplumsal nefret, siyasal nefret önce kişisel nefretten yola çıkıyor. Komşumuzdan nefret ediyoruz önce, kardeşimizden, arkadaşımızdan, iş arkadaşımızdan nefret ediyoruz. Kişisel hırsların önünde birer engele dönüşüyor bir zamanların dost denilen insanlar. Dertlerin paylaşıldığı, konuşulduğu zamanlar uzaklaştı birden bire. Sokaklardan çekildi insanlar. Plazaların savaş arenalarında kapışıyorlar artık bir işi olanlar. İşi olamayanlar şehirlerin karanlık sokaklarında gizleniyor. Çünkü yoksulları çirkin buluyor varsıllar. Kaldırımlar, iş merkezleri, lokantalar yasak.

Barış tek başına ama savaşların türleri o kadar fazla ki, savunmak o derece zorlaşıyor. Sıcak savaşı, ekolojik savaş, insan hakları savaşı, eğitim savaşı, açlık savaşı, kültürel savaş, asimilasyon savaşları, dil savaşları, sanayi savaşları, medya savaşları izliyor ve sistemin makinelerine dikensiz yollar açılıyor.

Beşikten mezara kadar geçen kısacık zaman diliminde insanlara dikte edilen mülkiyet haklarının insan haklarını nasıl çiğnediği ustaca gizleniyor. Bir demet Hollanda lalesine verilen paranın o laleye sahip olma hakkını verdiğini düşünen zihniyet, Kolombiya’nın topraklarında bu lalelerin yetiştiği ve ucuzun daha ucuzu bir emek ile toplandığını ve halkın kol gücünün sömürüldüğünü aklına getirmez. Çünkü sistem buna izin vermez. Çocukların ellerini yaralar içinde bırakan tezgahlardan çıkan ipek halılarını duvarlarda sergileyen bir Arap şeyhinin Cuma namazının içindeki dua da yoktur bu küçük işçiler. İnsanların dünyaya geliş nedenlerini kendi kafalarında organize eder bu kişisel şirketler ve dünya şirketlerinin destekleyici minik kuyrukları olurlar. Bu kuyruklar küresel emek istismarının da takip ederler. Yaşama ömrü koşullara göre belli olan bir halkı, refah seviyesi ile doğru orantılı olan bir ülkenin çalışma süresine yükseltirken aradaki farkı gözetmezler. Çünkü iktidarlar sistemin jandarmalarıdır. Bürokrasi ise anlaşılmaz bir dildir. İktidarlar ve jandarmaları kazançları bireyselleştirir ve kayıpları toplumsallaştırır. Ön teker nereye giderse arka teker oraya gider der güzel bir atasözü. Dünyanın kaderini tayin eden kararları alan Birleşmiş Milletlerin yapısı gibidir. Bu yapıda beş daimi ve dönem için seçilen on geçici üyenin kararları dünyanın geri kalanı için bir emir özelliği taşır.

Tüm bu kısır döngünün içinde, dünyanın en zor işidir barış. Barışı baltalayan dünyanın en zengin ülkeleri olunca, zaman, bu kavramı bir ütopya haline getiriyor. Hele ki bu ülkeler savaştan besleniyorsa. Birleşmiş milletlerin beş daimi üyesinden biri olan ABD dünyadaki silah ticaretinde en çok satan ve alan olarak bu pazarın yaklaşık %45’ne sahip. Doğadaki gaz emisyonunun yarısına yakını da bu ülkeden salınıyor. Her şeyi yiyip yutan bir canavar gibi. Sürekli açlığını doyurmak için kitlesel cinayet işliyor ve buna barış ve demokrasi için mücadele adını takıyor. Dünyanın otomobil sektörünün yarısını da bulundurarak savaşı başka bir boyutu ile mecburi kılıyor. Tıpkı silah ticaretinde yenilen ölü insan eti gibi, benzin için başka ülkelerin topraklarının karnının içini boşaltıyor. Borularla gemilerde binlerce kilometre ötelerde ne var ne yok kendi ülkelerine taşınıyor. Her yüz Amerikalıdan doksandokuzu tüketiminin dünyanın nerelerindeki ölümle kazanıldığını bilmeden yaşıyorlar. Dünyanın geri kalanını terörist zannederek ve korkarak yaşıyorlar.

İki barış günü olması bile bu kavrama emperyalizmin düşen gölgesini ele veriyor. Sovyetler Birliği dağılmadan önce Varşova Paktı Barış içinde bir dünya mücadelesi için Hitler’in 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya savaşını başlattığı 1 Eylül Gününü “Dünya Barış Günü” ilan etmiştir. Varşova Paktının dağılmasından sonra ülkeler 1 Eylül gününü kutlamadılar.

Ama Emperyalizm zıtlıklardan hoşlanır. ABD’nin yapay kuruluşlarından Birleşmiş Milletler tarafından 21 Eylül Günü “Dünya Barış Günü” olarak ilan edildi. Her 21 Eylülde Dünyanın tüm kıtalarından çocukların bağışladıkları bozuk paralar ile Japonya tarafından yaptırılan Barış Çanı çalınıyor. Çocukların bağışladıkları bozuk paralar kutsanırken bağışladıkları yaşamlar kimsenin umurunda değil. Birleşmiş Milletlerin topraklarında ikamet ettiği Amerika Birleşik Devletleri dünyanın ilk insan ırkının ıslahı ile ilgili kanunu kabul ettiği ülkedir. Nazi Almanyası bile bir ırkın yok edilmesi ve ari bir ırkın meydana getirilmesi savaşı ile ABD’nin gerisinden gelir. Barış, tüketimin işine yarayacaksa kullanılır eğer aksi bir durum söz konusu ise barış kelimesine zincirler vurulur ve bu kelimeyi ağzına almaya cesaret edenler yok edilir, cezalandırılır.

Şimdi tam da bu zamanlarda, yani ayrımların ve sınıflandırmaların yoğunlaştığı, insanlar arasına sınırlar çekildiği ve nefretin giderek çoğaltıldığı bu dönemde yalnızca ama yalnızca insanlık için barış demek gerekir. Dayatılan her kavrama karşı ihtiyatlı olarak mülkiyet ve ırkçılığa dayalı şiddeti ret etmek lazım. Önce vatan diyenlerin yalanlarının üzerindeki kılıfı çekmek için yerimizden kalkmak lazım.

Geride kalan bilmediğimiz atalarımızın hayaletlerinin acı çeken ruhları için onları hissetmek gerekiyor. Acı karşısında teslim olmak için değil. Hayaletler bize geçmişin acılarını anlatırken, bugünün zalimlerine karşı direnmeyi öğretir ve en önemlisi katilleri bize tanıtır. Hayaletler dolunay gibi tüm katilleri gecenin karanlığından gizlendikleri yerlerinde gösterir ve anlamamızı sağlar.

Şimdi,
Nerede benim türkülerim?
Ninnileri kutsal doğumların,
Ve atalarımın ağıtları
Nerede dolaşır hayaletleri geçmişimin?


KızılYıldız.org
YAZIYI PAYLAŞ: Facebook Twitthis Furl

Facebook'tan Yorum Yap

.
2017 Kaynak Gosterilerek Her Yazi Istendigi Gibi Kullanilir. KIZILYILDIZ.org Devrimin KIZIL YILDIZI Dizayn: K.C.Y