Sibel Özbudun: Popüler Kültüre Eleştirel Bakışlar (Kısa Bir Tarihçe)



POPÜLER KÜLTÜRE ELEŞTİREL BAKIŞLAR - KISA BİR TARİHÇE[1]

SİBEL ÖZBUDUN

“Televizyon, ilk gerçekten
demokratik kültürdür-
herkesin yararlanabildiği ve
tümüyle halkın istekleriyle
yönetilen ilk kültürdür.
En korku verici şey,
halkın istediği şeydir.”[2]

Aslına bakılacak olursa, “popüler kültür” solun gündemine yeni girmiyor. Konu 1930’lardan, bir başka deyişle, Frankfurt Okulu’ndan bu yana gündemde. Üstelik de, daha televizyonun emekleme çağında olduğu, reklamcılığın kitle iletişim araçlarında yeni yeni yer bulmaya başladığı, popüler romanların, popüler müziğin “neşv ü nema” hâlinde olduğu bir çağda Frankfurt Okulu mensubu Marksist yazarlar, bir hayli sağlıklı eleştiriler yöneltmekteydi “popüler kültür” (daha doğrusu, zamanın diliyle “kitle kültürü”, ya da “kültür endüstrisi”) ürünlerine…
Hatırlayalım… Frankfurt Okulu mensupları Nazi Almanyası’ndan ABD’ye geçtiklerinde, film, popüler müzik, radyo, televizyon ve diğer kitle kültürü biçimlerinin yükselişine birinci elden tanıklık edeceklerdi. Tarihte ilk kez “kültürel ürünler”, gelişmekte olan kitle iletişim araçları sayesinde, seçkinlerin ayrıcalığı olmaktan çıkıp, kitlelere mal oluyordu. Ancak Frankfurt Okulu yazarları, bu sürecin gerisinde işleyen kapitalist dinamikleri sezinlemekte gecikmediler. Onlar, tüm kitlesel kültürel mamûlleri, diğer kitle üretimi ürünleriyle aynı özellikleri (metalaşma, standartlaşma, kitleselleşme) paylaştıkları sınaî üretim bağlamında ele alıyordu. Üstelik işlevleri salt “tüketim alanı”nın gelişmesinden ibaret değildi; kültür sanayilerinin ek bir işlevi de mevcut kapitalist sistemin meşrulaştırılmasıydı.
Frankfurt yazarlarından Adorno’nun popüler müzik, televizyon ve fal sütunlarından faşist söylevlere pek çok konuya ilişkin tahlilleri, Löwnthal’in popüler edebiyat ve dergi tahlilleri, Hertzog’un pembe dizi irdelemeleri ve Adorno ve Horkheimer’ın “kitle kültürü” çalışmasında geliştirdikleri kitle kültürü perspektif ve eleştirileri, bu yaklaşımların örneğini oluşturur. Onlara göre, kitle kültür ve iletişimi boş zaman faaliyetlerinin merkezinde yer almaktadırlar, önemli sosyalleşme araçları ve siyasal gerçekliğin dolayımlayıcılarıdırlar ve çeşitli iktisadî, siyasal, toplumsal sonuçlarıyla, çağdaş toplumun başlıca kurumları arasında sayılmalıdırlar.
Frankfurt Okulu yazarları teknolojinin hem üretimin ana gücü, hem de toplumsal örgütlenme ve denetim tarzına dönüşmekte olduğuna işaret etmektedirler. Örneğin Herbert Marcuse, 1941 tarihli “Modern teknolojinin kimi toplumsal imaları” başlıklı makalesinde çağdaş dünyada teknolojinin bütünsel bir “toplumsal ilişkileri örgütleme ve sürdürme (ya da değiştirme) tarzı, bir denetim ve tahakküm aracı”na dönüştüğüne dikkat çeker. Marcuse’ye göre teknoloji, kültür alanında da bireylerin başat düşünce ve davranış tarzlarına uyum sağlamasına yol açan kitle kültürünü üretmektedir. Bu nedenle de güçlü bir toplumsal denetim ve tahakküm aygıtıdır.
Avrupa faşizminin kurbanları olarak Frankfurt Okulu mensupları Nazilerin kitle kültürü araçlarını faşist kültür ve topluma boyun eğdirmenin araçları olarak nasıl kullandıklarının birinci elden tanığıydılar. ABD’ye yerleştiklerindeyse, popüler kültürün Amerikan kapitalizminin çıkarlarını destekleyecek tarzda nasıl işlediğini gözlemleyebildiler. “Amerikan yaşam tarzı” değer, yaşam tarzı ve kurumların üretim ve pazarlanmasında, dev şirketlerin denetimindeki kültürel üretimin oynadığı rolü sıkça vurguladılar.
Yazarlara göre kültürel alan tahakkümden kaçışın en kolay olduğu alan iken, artan ölçüde o da yaşamın diğer alanlarında görülen rasyonalizasyon süreçlerine tabi olmaktaydı. Rasyonel tahakkümden kaçış olanağı sunmak yerine, bizatihî kültürel faaliyet sınaîleşmiş bir üretim sürecine dönüşürken insanlarda bir kaçış ve özgürlük yanılsaması yaratmaktaydı. Kültürel ürünler metalaşırken sanatsal faaliyetin özerkliğini korumak güçleşiyordu. Kapitalizmin tekelci evresinde ortaya çıkan popüler kültür, kültür sanayinin bir ürünüdür: Bu evrede gerek boş zaman gerekse tüketim kapitalist hatlarda örgütlenmektedir; kültürel gelişmeyi sağlayan performansçılar ya da izleyicileri değil, kültür endüstrisini yürüten finans kapitaldir. Kültürel tekellerin yöneticileri, demir, çelik, petrol, silah vb. tekelleriyle kaynaşır. Kültürel denetçiler bu kompleks içerisinde oldukça güçsüzdür ve bankacılık ve iş dünyasının tahakkümü altındadır.
Frankfurt Okulu düşünürleri, kültür endüstrilerini işçi sınıfının kapitalist topluma entegrasyonu açısından, yani siyaseten de ele almışlardı. Bu kuramcılar, kitle kültürü ve tüketim toplumunun yükselişinin işçi sınıfı üzerindeki etkilerini inceleyen ve bunların çağdaş kapitalizmi istikrara kavuşturmadaki etkilerine dikkat çeken ilk Marksistler arasındaydılar ve bu doğrultuda siyasal değişim için yeni strateji ve modeller arayışına girmişlerdi...
Onlara göre modern kapitalizmde kültürel nesneler kamunun kendiliğinden arzularının karşılığı değil, kültür sanayinin piyasaya sunduklarıdır. Edilgin kitleler tükettikleri kültürün üreticileri değildir. Kültürel metaların farklılaşması, tüketicilerin sınıflandırılıp etiketlenmesi çevresinde örgütlenir; müşterilerin kültürel “malları” tüketmesi ise piyasa araştırmaları ve reklamlarla güvence altına alınır. Bu rasyonelleşme süreçleri, kültürel bir tektipleşmeye yol açmaktadır. Kültürel metalar estetik kaygılardan çok standartlaştırıcı, ticarî bir mantığın yönetimi altındadır. Kültür sanayinin ürünleri, paketleme ve satışı güvence altına alacak standart formüllere göre üretilir: pembe diziler, şarkılar, filmler, “eğlence” nesneleridir ve kitle kültürü anlamlarını otomobiller, sigaralar, yiyecekler gibi diğer nesnelerle bütünleştiren bir reklam sistemi içerisine gömülüdür. Horkheimer ve Adorno’ya göre bunun göstergelerinden biri, gerçek yaşamla kültürel temsiller arasındaki sınırların lağvolmasıdır: film yapımcısının hedefi, izleyicide filmin gerçek yaşamının bir uzantısı olduğu izlenimini yaratmasıdır.
Dolayısıyla, kültürel ürünlerin insanları mutlu etme savı, sahte hazlarla sınırlıdır. Adorno için standartlaşmış, kitle üretimi kültürü kaçınılmaz olarak otantik-dışı, ikinci sınıf ve gerçek sanatsal değerden yoksundur. Kitle kültürü yalnızca yabancılaşmış gereksinimlere hitap edebilir.
Popüler kültür alanında ya da kültür endüstrisinin tümünde gerçek sanatsal dışavurum tahrip edilmişken bireyler artan ölçüde baskı ve yabancılaşmaya maruz kalır. Baskı ideolojik tahakküm olarak kültürel bir biçim almaktadır. Bu, onların arzularını manipüle edip kapitalizmi ayakta tutmaya yönelik sahte gereksinimlere kanalize ederken, özerk özneler olarak hareket etme yetilerini ortadan kaldırır. Kültür böylelikle metaların tüketimini teşvik ve standartlaşmış kitlesel bilinç üretme aracı olarak kapitalizmin yeniden üretiminde merkezî bir rol üstlenecektir.
Bu kültürel akımlar alternatif bakış açılarını olanaksızlaştırarak toplumsal yetkeyi güçlendirmektedir. Potansiyel muhalefet dolayımsız arzuların tüketime bağlanması aracılığıyla etkisizleştirilip depolitize edilir.
Görülebileceği üzere, bugün adına “popüler kültür” dediğimiz görüngünün ilk kapsamlı eleştirisi, Frankfurt Okulu yazarlarından gelmişti.
Ancak bu okulun “popüler” kültürü tüketen kitleleri sadece edilgin alıcılar, popüler kültürü de sadece kapitalist sistemin sürdürüm aracı olarak gören indirgemeciliğine yönelik -yine Marksist cenahtan- eleştiriler gecikmeyecekti.
Örneğin, Alman edebiyat eleştirmeni, kültür tarihçisi, estetik kuramcısı Walter Benjamin fotoğraf, film ve radyo gibi yeni teknolojilerin ilerici bir rol oynayabileceğini öne sürüyordu. Yüksek kültürün gizemselleştirmelerinden arınmış medya kültürünün kendi kültürlerini tahlil edip eleştirebilecek daha eleştirel bireyleri biçimlendirme yetisine sahip olduğunu öne süren Benjamin’e göre sinemanın imgesel sürati, bireyleri sanayileşmiş kent toplumlarının akış ve itiş-kakışını anlamaya daha yatkın kılmaktaydı.
Hatta Benjamin, kitle iletişim araçlarının siyasal aydınlanma forumlarına dönüştürülebileceği savından hareketle, Brecht’le birlikte film yapıyor, radyo oyunları yazıyor ve medyayı toplumsal ilerleme araçları olarak kullanmayı hedefliyordu. Brecht ise, radyonun tek-yönlü iletişimini eleştirerek çok-yönlü, çok-taraflı bir iletişimi savunmaktaydı (sonradan internette gerçekleşecek bir öngörü).
Benjamin kitlesel üretimin sanat yapıtlarının büyülü güçlerini yitirmesine yol açtığını, dolayısıyla da kültürel mamûlleri daha eleştirel ve siyasal bir tartışmaya elverişli hâle getirdiğini kabullenmekle birlikte, sinemanın şöhret kültü aracılığıyla yeni tip bir ideolojik büyü yaratabileceğini de öne sürmekteydi.
* * *
Ancak Frankfurt Okulu’na, günümüzün “Popüler Kültür” kavrayışını biçimlendirecek eleştiriler, 1960’lı yıllardan itibaren öne çıkan “Britanya Kültürel İncelemeler ya da Birmingham Okulu’ndan gelmiştir.
Frankfurt Okulu devlet tekelci kapitalizmi ya da Fordizm koşullarında, yani kitlesel üretim ve tüketimle tanımlanan bir çağda gelişirken, Britanya kültürel incelemelerinin de öncelikle tüketim kapitalizmine kitlesel direniş, devrimci hareketlerin yükselişi ile, ardından da sermayenin postfordizm ya da postmodernlik terimleriyle tanımlanan yeni bir evresiyle karakterize olan 1960’lı yıllarda ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
Birmingham Okulu 1960 ve 70’li yılların mücadelelerine, sınıf, toplumsal cinsiyet, ırk, etnisite ve milliyet temsil ve ideolojilerinin kültürel metinlerdeki etkileşimi üzerinde yoğunlaşarak tepki vermiştir. Gazete, radyo, televizyon, film vb. kültürel biçimlerin izleyiciler üzerindeki etkisine değgin ilk araştırmalar, bu okulun ürünleri arasında yer alır.
1960-80’ler arasında Britanya kültürel incelemelerinin klasik dönemi, kültürün incelenmesinde, özellikle Althusser ve Gramsci etkisindeki Marksist bir yaklaşımı sürdürmektedir; sosyal kuram, metodolojik model ve siyasal perspektiflerinde de Frankfurt Okulu’nun etkileri sezinlenir. Frankfurt Okulu gibi Birmingham da işçi sınıfının düzenle bütünleşmesi ve devrimci bilincindeki gerileme sorunlarıyla ilgili ve kitle kültürünün kapitalist hegemonyanın oluşmasında önemli bir rolü olduğunu savlamaktadır.
Her iki okul da kültür ile ideolojinin kesişim hatlarıyla ilgilidir ve ideoloji eleştirisini eleştirel kültürel incelemelere aslî olarak görmektedirler. Her ikisi de kültürü ideolojik yeniden üretim ve hegemonya tarzı olarak görmekte ve kültürel formların bireylerin kapitalist toplumların toplumsal koşullarına uyarlanmasında aslî rol oynadığını öne sürmektedir. Ancak her ikisi de kültürde kapitalist topluma karşı direniş potansiyeli de saptar. Ne ki, Frankfurt Okulu kitle kültürünü ideolojik tahakkümün türdeş ve güçlü bir biçimi olarak görmede ısrarlıyken, Britanya kültürel incelemeleri sonraları medya kültüründe direniş biçimlerini vurgulamaya önem verecektir.
Britanya kültürel incelemeleri başlangıçta doğası itibariyle son derece siyasaldı ve muhalif altkültürlerdeki direniş potansiyellerini araştırmaya angajeydi. Bu angajman, önce işçi sınıfı, ardından da gençlik altkültürlerinin kapitalist tahakküme karşı bir direnç odağı oluşturabileceği düşüncesini biçimlendirdi. Okulun erken dönem yapıtlarının büyük bölümü, altkültürlerin kendi uslûp ve kimliklerini yaratarak kapitalizme nasıl direndiğinin üzerinde durmaktaydı. Punk ve siyahîler gibi altkültürlerin, anaakımdan farklı görünüş ve davranışlarıyla kurulu düzene muhalif kimlikler oluşturduğu görüşü, 1970’lerdeki çalışmalara damgasını vuruyordu.
Ancak Britanya kültürel incelemeleri dikkatini büyük ölçüde medya kültürü ve popüler ürünlerle sınırlandırmakla eleştirilmiştir.
Britanya kültürel incelemeleri -Frankfurt Okulu gibi- kültürün üretilip tüketildiği toplumsal ilişkiler ve sistemler dolayımıyla incelenmesi gerektiğinde ısrar eder ve bu nedenle disiplinlerarası bir çalışma yöntemini benimsemektedir: kültür analizi toplum, siyaset ve iktisat incelemeleriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Gramsci’nin hegemonya kavramı Britanya kültürel incelemelerine medya kültürünün bir dizi başat değer, siyasal ideoloji ve kültürel biçimi bireyleri bir konsensüste birleştiren bir projede nasıl topladığına ilişkin temel kavrayışı sağlamaktadır.
Britanya kültürel incelemeleri ve Frankfurt Okulu akademik işbölümüne itiraz eden disiplinlerarası alanlar olarak kuruldu. Her ikisi de kültürü toplumsal-siyasal bağlamından soyutlamanın yıkıcı etkilerinin bilincindeydiler.
Britanya Kültürel İncelemeleri’ni Frankfurt Okulu’ndan ayıran noktalar ise, 1970’lerin sonuna dek bir hayli muğlak olmakla birlikte, ardılın önceline yönelttiği eleştiriler arasında “özne”nin etkinliğine ilişkin tartışmalar merkeze yerleşmektedir. “Kültürel İncelemeler” öznenin “faillik” durumu üzerinde odaklanırken, yukarıda da belirttiğim gibi, ezilenlerin (işçi sınıfı, kadınlar, etnik gruplar, gençlik altkültürleri, eşcinseller vb.) popüler kültürü protestolarını ifade etmede kullanış biçimleri üzerinde durmaktadır -en azından 1980’li yıllara dek. Bir başka deyişle “Kültürel İncelemeler” yaklaşımında, popüler kültürün konumu ikircimlidir: bir yandan kapitalist sistemin bir hegemonya aracı işlevi görür, ama bir yandan da ezilenlerin protestolarını yükseltebilecekleri bir ortamı oluşturur.
1980 sonrasındaysa, kültürel incelemeler zevk, tüketim ve kimliklerin bireysel inşası üzerine odaklanan bir yöneliş içerisine girecektir. Bu perspektif, medya kültürünün kimlik, haz ve güçlenme için malzeme sağlama özelliği üzerine yöneltir vurguyu. 1980’lerden bu yana gerek Britanya gerekse ABD’de kültürel incelemeler, eski sosyalist/devrimci görüşlerden beslenen eleştirelliğini yitirerek kimlik politikaları ve medya ve tüketim kültürü konusunda eleştirel - olmayan konumlarda sabitlenmiştir. Vurgu daha çok izleyiciler, tüketim ve alılmama üzerine yönelirken, medya sanayilerinde metinlerin nasıl üretildiği ve dağıtıldığı gibi sorunlar ön plana çıkartılmıştır.
Bu dönüşüm, tekelci devlet kapitalizmi ya da Fordizm’den yeni bir sermaye rejimine geçişe eşlik etmektedir: farklılık, çoğulluk, eklektisizm, popülizme değer katan ve yeni enformasyon/ tüketim toplumunda tüketiciliği yoğunlaştıran transnasyonal ve küresel sermaye çağı…
Postmodern kültürel incelemelerin “yeni revizyonizm”i, kültürel incelemeleri siyasal iktisat ve eleştirel toplumsal teoriden kopartacaktır. Yerel hazlar, tüketim ve melez kimliklerin inşası adına iktisat, tarih ve siyasetten vazgeçme eğilimi yaygın olarak göze çarpar. Bu kültürel popülizm, postmodern kuramın Marksizm ve onun sözde indirgemeciliğinden, başat tahakküm ve kurtuluş anlatılarından, tarihsel nedensellikten vazgeçişine eşlik etmektedir.
* * *
Özetlemek gerekirse, “popüler kültür eleştirisi” olarak başlayan eleştirel duruş, postmodernizm tarafından temellük edilerek “kof bir söylem alanı”na dönüştürülmüştür. Günümüzde gerek günlük basın, gerekse hem akademik, hem de popüler kullanıma yönelik yayınlarda “popüler kültür” konusunda yazılıp çizilenlerin, söylenenlerin artık neredeyse tümüyle bezdirici “sözcük oyunları”na ya da “belagat yarışları”na dönüşmüş olmasının nedeni de budur.
Şu hâlde günümüzde “popüler kültür” denilen alanı da kapsaması gereken mücadele, kültürü kapitalizmin “post-“lar dahil tüm versiyonlarının (post-fordist, post-endüstriyel, postmodern…) temellük ve tahakkümünden kurtararak yeniden emekçilerin, ezilenlerin saflarına mal etme savaşımıdır.
Ancak böyle bir mücadele sayesindedir ki yaratıcı insan faaliyeti olarak kültür, insanı her türlü yabancılaşmadan kurtularak insanî benliğine kavuşma bilinç ve iradesiyle donatma yetisini yeniden kazanacaktır.

N O T L A R
[1] Newroz, Yıl:7, No:233, 2 Mayıs 2013…
[2] Clive Barnes.

YARARLANILAN KAYNAKLAR
Douglas Kellner, “The Frankfurt School”, Cultural Theory, Tim Edwards (der.), Sage Publications, 2007.
Chris Rojek, “Stuart Hall and the Birmingham School”, Cultural Theory, Tim Edwards (der.), Sage Publications, 2007.
John Scott, “Cultural Analysis in Marxist Humanism”, Cultural Theory, Tim Edwards (der.)
Sage Publications, 2007.
Graeme Turner, British Cultural Studies, An Introduction, Routledge.



KızılYıldız.org
YAZIYI PAYLAŞ: Facebook Twitthis Furl

Facebook'tan Yorum Yap

.
2017 Kaynak Gosterilerek Her Yazi Istendigi Gibi Kullanilir. KIZILYILDIZ.org Devrimin KIZIL YILDIZI Dizayn: K.C.Y